28 Mayıs 2010 Cuma

Çağımızın Altın İşi

İşsizlik oranlarının gündeme ucundan kıyısından girebilmeyi başardığı şu günlerde, gazetelerin ekonomi sayfalarında köşe sahibi olan bilginlerimizin söylediği üzre; " bu ülkede sunni işsizlik var" tespitlerini görmezden gelemeyiz. Güzide uzmanlarımızın bahsettiği "iş bulup da beğenmeyen kesim"e bu sunni işsizliği ortadan kaldıracak devrim niteliğinde bir çözüm öneriyorum o halde.

Kapitalist sistemlerde patronu tatmin edebilmek, bilgi çağında meslektaşlarınızla rekabet edip de işi kapabilmek için kendinizi geliştirmek(!) ve bir işten daha fazlasını yapabileceğini ispatlamak durumunda olduğunuz bu zamanlarda, iş bulamıyor musunuz? Artık bildiğiniz bir kaç dil, aldığınız meslek içi eğitimler, sayısız sertifikalar para etmiyor mu? Akademik kariyer yapmak ve bilgi üretmek istiyorsunuz fakat alanınızda uzman olmanız hiç bir anlam taşımıyor, çünkü sözleriniz, görüşleriniz dikkate alınmıyor, gündeme müdahale edecek imkanlarınız olmuyor mu? Sabahtan akşama kadar çalıştığınız şirkete para kazandırmaktan başka hiç bir yerde kullanamayacağınız bilgi yığınınız ve onları elde etmek için harcadığınız onca yıllık emeğiniz karnınızı doyurmaktan öte bir işe yaramıyor mu? Kaldı ki bahsedilen ekstra eğitimleri alacak olanaklarınız olmayabilir, kursalara verecek bin küsür liralarınız yok diye eğitim kredisi veren bankalar dışında kimse sizi suçlayamaz. Fono eğitim kurumlarının kitaplarıyla öğrettiği yabancı diller yetersiz kalabilir. Garsonluk yapmak, vasıfsız işçi olmak da statü açısından sizi tatmin etmiyor olabilir, neticede üniversite mezunu olabilirsiniz, eğitim sürecinde aldığınız bilgilerinizi kullanarak severek yapmak isteyeceğiniz bir mesleğiniz olabilir, sizi tatmin edebilecek çalışma koşullarına ulaşamıyor musunuz? Öyleyse açıklıyorum; günümüzün yeni işi, altın meslek "her şeyi bilen insan" olmak.

Getirileri maddi, manevi anlamda fazla olan çağımızın işini yapabilmek için, her konuda edebilecek en az onar dakikalık lafınız olmalı. Beylik laflar edip, dünyanın en derin tespitlerini, analizlerini yapıyormuşsunuz gibi kendi uydurduğunuz yarı yabancı yarı Türkçe kelimelerle konuşmalısınız ki teknik donanımınız olduğu fikrine kapılsın insanlar. Ancak aslında hiç bir şeyi bilmemelisiniz, bilmemelisiniz ki sizden istenen cevapları doğru kabul edip inanarak verebilesiniz, kendi iradenizi ve düşüncelerinizi işin içine katmayasınız. Bir de gaza getirebilme yeteneğiniz olmalı, en bayağı komploları bile öyle bir heyecan ve ciddiyetle savunmalısınız ki, insanları korkutabilesiniz ve yanınıza çekebilesiniz. Böylelikle, kendinizi, gazetedeki köşenizi, katıldığınız programı ya da gündemi satabilirsiniz. Hatta iyi bağlantılar bulabilirseniz, yabancı yatırımcılar için senaryo yazma işine bile girebilirsiniz. O kadar idealist(!) değilseniz ve daha azıyla tatmin olacaksanız sabah ve öğlen kuşağı programları, evlilik programları ve çeşitli yarışmalarda yorumcu olabilirsiniz bu saydığım yetilerle. Genelde diploma sormuyorlar ama bir de diploma eklerseniz, hele de aslında hiç olmayan bir yabancı üniversiteden mezun olduğunuzu falan iddia ederseniz insanların gözünde dünyanın en iyi istatistikçisi, en iyi iktisatçısı, en usta siyaset bilimcisi, sosyologu, psikologu olmanız kaçınılmaz. Hatta pentatlondan esinlenerek apayrı bir sosyal bilim dalı ortaya atıp hepsinden birden uzmanlaşmış olabilirsiniz. Akademi çevreleri saçlarını başlarını yolsun isterlerse, nasılsa kimse sesini duyuramaz haliyle de sizin palavralarınızı kestirip atamaz.

Farkındaysanız sosyal bilimlerden bahsettim, doğa bilimlerine hiç değinmedim, çünkü artık doğa bilimleriyle ilgilenen mühendisler olsun, fen bilimciler olsun cüzzamlılar gibiler. Onları kapandıkları ya da kapatıldıkları yer altı laboratuarlarında veya makina aralarında, bilgisayar ekranlarında konuşma yetilerini kaybetmiş olarak bulabilirsiniz. Hala bir kaç örnekleri, meslek odalarında normal insan görünümünde bulunabiliyor olsa da, Zonguldak ve Tuzla ardından dün yaptıkları açıklamalarda görüldü ki, konuşma yetilerini kaybetme durumu onlarda da mevcuttur. Yani siz siz olun, teknoloji geliştirmeleri, bilgi üretmeleri beklenen insanlardan olmayın, her şeyi bilen insan olun ve onların da laflarını ellerinden alın.

Ey, iş bulamayan, bulup da beğenmeyen genç, durma; bütün gazetelerin köşeleri, tartışma programlarının koltukları hatta ve hatta Abbas Güçlü'nün salonları bile senindir! Sakın ola bir Oray Eğin olmakla yetinme, cehalet ve bayağılıkla yapacağın ukalalıklarda özellikle de takınacağın snop tavırda bayrağı daha ileriye taşı. Yeni işin vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

21 Ocak 2010 Perşembe

TE-CA-VÜZ!

*** Açıklama:
Bu yazımı sevdiğim kadınlardan biri olan Lilith'in http://sertolsun.blogspot.com/2010/01/tecavuz-nasl-bir-fantezi-olabilir_21.html yazısına yönelik yazıyorum.***


Öncelikle şunu belirtmeliyim yukarıda linkini verdiğim blogu çok sevdim. Yıllardır, insanların cinselliği tabulaştırmalarına, daha sonra bu tabuya evrim geçirtip sadece kadınlar için tabulaştırmalarına ve en sonunda da cinselliğin cılkını çıkartarak konuşmalarına sinir oluyorum. Bu blog; alın işte, size sizin dilinizle anlatıyoruz, tabu yoktur ve bizim de isteklerimiz var, diyen kadınların blogu. Hatta ben bile o blogda yazmak istiyorum. Çok eleştiri alıyorlar, biliyorum. Hatta siz de eleştirebilirsiniz; genellemelerine, usluplarına kızabilirsiniz. Ama dertleri insanlara biz en iyisini biliyoruz demek değil, ya da erkeksi bir skor tutma değil; biz bunları istiyoruz ve bunları isteyen kadınlar sadece biz değiliz, bizim gibi bir çok kadın var, biz sadece dile getiriyoruz, en doğruyu bilmesek de kendimizi ve kadınlığımızı biliyoruz, dediklerini düşünüyorum.

Ama yukarıda linkini verdiğim yazıyla ilgili bir şeyler söylemeden de edemeyeceğim, zira tecavüz konusunda çok hassasım.

Tecavüz bir fantezi olarak, cinselliği konuşabilen insanlar arasında dile gelir hep. Ben sanmıyorum ki, konuşabilen herhangi tutkulu bir çift (çift denilince illa sevgili anlaşılmasın) bu fanteziyi es geçmiş olsun. Hatta insanın libodosunu en çok arttıran fantezilerden olduğunu düşünürüm. Çünkü ağır kışkırtma vardır, karşınızdakinin sizi 'delirmiş' bir halde istemesi vardır. 'Angrysex' denilen sex tarzının, ya da barışma sexi denilen hadisenin bu fanteziyle yakın akraba olduğunu sanıyorum. Neticede insan olarak hepimiz; beğenilmek ve arzulanmaktan çok keyif alıyoruz. Ve bu durum fanteziye dönüştüğünde, istediğiniz adamın sizin için çıldırdığını düşünmekten, bunu bu şekilde hayal etmekten hatta bir ilişki söz konusuysa Lilith'in bahsettiği zorlamalardan daha heyecan verici ve ateşi tavana çıkarıcı ne olabilir?

Ama mesele bu kadar basit değil. Zira tecavüzün ne demek olduğunu bilmeyen insanlar için zorlanma durumu çekici iken, tecavüzü yaşamış bir kadın için "zorlanmak", iradesiz kalmak kadar berbat bir durum daha yoktur. Biliyorum ki Lilith'in bahsettiği durumda o zorlama haz verici ve zaten istenilen bir adam var karşıda, ama bu tecavüz olmuyor zaten. Yine de bu fanteziyi ballandıra ballandıra anlatmanın da 'tecavüz'e yatkın insanlar için özendirici olduğunu düşünüyorum!

Zira o blogu okuyan insanların hiç birini kontrol etmek ve psikolojik çözümlerini yapmak kimsenin elinde değil. Ve blogu okuyan birisi bu eğilime sahip ise, bir gün yolda görüp de arzuladığı bir kadına, işin devamında kadının da zevk alacağını düşünürek TECAVÜZ edebilir.

Şaka yapmıyorum. Bu örnekle abartmıyorum da. Bilinmeli ki tecavüz eden insanlar, normal bir psikoloji ve beyin işleyişine zaten sahip değiller. Sapkınlık yapma eğilimleri için her türlü meşrulaştırmayı da kullanıyorlar -bilinçli ya da bilinçsiz-.

Bu nedenle diyeceğim şu ki; 'tecavüz' hakkında yazı yazarken, bu fantezi olarak anlatılsa bile çok dikkatli olunmalı. Çünkü tecavüz maduru kadınlar için çok hassas bir konu ve tecavüz eden kişi için meşruiyet kaynağı olması söz konusu. Topluma açık yazan, çizen, oynayan, resimleyen... kısacası bir ifade yöntemi kullanan herkesin, sorumlu davranması ve bir çok noktayı düşünmesi, belirli hassasiyetleri gözetmesi gerekir.

Üstelik Lilith'e katılmadığım bir nokta daha var; bir kadın o an için istemiyorsa dahi, adamın buna saygı duyması ve kadını rahat bırakması kesinlikle şart! Aksi halde kadın istiyorsa zaten bunu belirtmeli ve bu iki kişinin bilerek oynadığı bir oyun olmalı. Bir taraf istendiğini bilmiyorsa, devam eden cinsellik tecavüzdür ve bunun da zevk verici olması söz konusu değildir; hangi mastürbasyonda 'el' de zevk almış, sorarım!

19 Ocak 2010 Salı

Bugün 19 Ocak!

Bugün 19 Ocak! Güneş doğsa da fiili olarak, Türkiye'nin en karanlık günlerinden biri bugün.
Bugün 19 Ocak ve adaletin ışığının aydınlatma üzerinde hiç bir etkisinin olmadığı gün!
Bugün tam 3 yıl oluyor Hrant karanlığa gömüleli, gömülen Hrant mıydı tartışılır ya, bugün 3 yıllık acı en üst noktasına tımanıyor yeniden.
Ağca da tek başına katil değildi ama kahraman(!) katil oluverdi; Hrant davasında aynı şey olmasın istiyoruz.

*** Onur Caymaz'ın yazısına yazdığım yorum***

3 yıl geçmiş aradan... Oysa haberi ilk duyduğum an daha dün gibi aklımda (abartmıyorum bu benzetmeyle, gerçekten daha dün).

Haberi duyduğum an kala kalmıştım Ankara'nın soğuğunda, Yüksel Caddesi'nin ortasında. İnsan Hakları Heykeli'nin tam çaprazında duruyordum. Arkadaşım telefonuma mesaj atmıştı "Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeni'yiz" diye. Olaydan sonraki ilk yürek acısıydı haykırdığı ve ben artık biliyordum; eğer bir gün, birimiz 'hepimiz' olup da daha çok 'öteki' olduğumuzu haykırıyorsak, ortada çok ciddi bir acı vardı, 'ölüm' vardı. Mesajı bir daha okudum inanmadan. Hrant'ın yazısına tepki gelmiş olsun ve bu kez 'ölüm' olmadan birimiz 'hepimiz' olalım lütfen, dedim. Bir mesaj daha geldi "Hrant'ımızı vurdular!". Nefes alabilmek için kafamı gök yüzüne kaldırdım, karşıdaki İnsan Hakları Heykeli'ni daha çok fark ettim işte o an. Yanımdaki arkadaşıma döndüm - henüz her şeyden bihaber olan- heykeli işaret ederek; "Hrant'ın hakları elinden alınmışsa bu heykelin tuttuğu kitapta bir yanlışlık olmalı!" dedim. "Hrant'ı vurmuşlar ve biz artık Hrant'ız!" Şok oldu o da. Daha 2 dakika önce alıştığımız için farkında olmadan geçip gittiğimiz İnsan Hakları Heykeli'ne inat biz "insan" hakları heykeli olduk orada. Mesaj gelene kadar güldüğümüz bir şeyler vardı, unuttuk. Bir yere gidiyorduk, unuttuk. Kurmak üzere olduğumuz cümlelerimiz vardı, unuttuk. Biz heykel olduk, heykelin tuttuğu kitabı kendi vicdanlarımızla o an bir kez daha okuduk. Ve öldürmeyi kendilerine hak olarak görenlerin karşısında "insan" olduk!

3 yıl geçmiş şimdi... Acının hiç unutulmadığı ama günlük telaşlara karıştığı, 'vicdan' kelimesinin daha fazla anlam kazandığı koca 3 yıl. Hrant'ın özgürleştiği ve bizim bu topraklarda biraz daha 'tutsak' olduğumuzu hissettiğimiz, üç 19 Ocak!

3 kişinin katil olarak yutturulmaya çalışıldığı 3 yıl. Yok ama! Bu kez farklı olacak! 19 Ocak'ı 10 Kasımlara elbette dönüştürmeyeceğiz ama adalet denilen düzen bizleri tatmin edene kadar her 19 Ocak daha da farklı olacak! Ve daha dün kahraman yapılan katiller her 19 Ocak'ta utandırılacak.

18 Ocak 2010 Pazartesi

'Yaz'mak isterken ama "yazmak" istemezken yazılanlar

Gitmek mi daha zor yoksa kalmak mı? Giderken geri de bırakmak mı daha zor yoksa kalıp yanlarında olmak mı? "Bir gün herkes ölmenin, yaşamaktan daha zor olduğunu anlayacak", öyle mi sahi? Düşünmeyi bıraktım bunları, evet. Ama düşünmeden edemiyorum; "Git!" demek mi daha zor, "Kal!" demek mi? "Git!" demeyip gitmesini beklemek mi daha zor, "Kal!" demeden kalmasını beklemek mi? Gitmelerini isterken onlara katlanmak mı zor; katlanırken 'gitme'lere ve 'kalma'lara, umut yeşertmek mi?
Ama biliyorum en zoru umutlanmamayı becerebilmek, her koşulda. Peki bu iyi bir şey mi?

Yeni Aşka


Haydi sallayalım dünyayı beraber
Bir kez daha başlayalım o eşsiz raksa
Tangonun büyüsünde kavrulsun ruhlarımız
Oryantalin ezgilerinde inlesin bedenlerimiz...
Alevimizin mavisi, küçük insanların büyük dünyalarını ısıtırken
Turuncularıyla güneşler doğuralım gecelerden gündüzlere
Ve biz çekelim cehennemin ateşini cennetin incilerle kaplı bahçelerine
Saflık iblisin çatalından şık masaların rostolarına püre olup akarken
Biz seninle meleklerin renginde giyinelim.
Süsleyelim ahengimizi birer kadeh şarabın kan dokusuyla
Ve kokusu bir kaç insanın teninden daha fazlasını ifade eden geçmişin kokusunu silip atan...
Başımız dönsün, içtikçe değil döktükçe kanı başımızdan aşağı
Başımız insanların başı üstünde, bulutlar ve tohumlar içinde...
Başımız bir üzümün yarı saydam çekirdeğinde...
Kaptırmışken kendimizi sevişmelerin ve sevişlerin terlemiş parlaklığına
Saçlarımız sarksın yeryüzüne
Ve akan damlalar yağmur olsun insanoğlunun çaresizliğine...
"Ölmek çok eski olsa da yaşamak da yeni sayılmaz" ya hani
Yaşamadan ölmüşlere bir yaşam sunalım
Ve ölmeden yaşayanlara bir ölüm, o tatlı acının endamı içinde.

Ve biz ey sevgili;
Tanrıyı kutsayarak var edelim bedenlerimizde
O eski lahitte...

bilinmeyen bir zamanda yazıldı.

17 Ocak 2010 Pazar

Bir Duygu Düştü Rahmime ve Bir Duygu Daha…

Güçlü olmak yakışır ya er kişiye, güçlü olmanın arz-ı endam ettiği o güzel halde, ben de umutlanmalardayım biraz biraz yeşillenmeye.

Nedenler bazen gereksiz, bazen de geç kalmış olduklarından, önemsiz bu sıra. Ama illa bi neden aranıyorsa toparlanma ve “eski” yeni halime, o halde uzanıverelim beni çok iyi tanıyan o insanların yakından bildikleri, beni anlatan şiire:

“bakakalırım giden geminin ardından
atamam kendimi denize
dünya güzel
serde erkeklik var
ağlayamam”

Ağlayamadığımdan çok, ağladığım zamanların acısına hürmeten, o anları en tatlı yerinde bırakıyorum, yeniden “eski” ve “yeni” olmak için bir nefes çekiyorum sigaradan. hayata bir kadeh kaldırıp, göz kırpıyorum kur yaparcasına. flört ediyorum artık çok uzağımda olan martılarla. yine de beni alıp sırtlarına, kanatlarından bir İstanbul sefası çektirmek istediklerini duyuyorum. susuyorum bu anlarda. susarak “susuyorum” aşka. ve aşksızlığı tercih ediyorum, aşktan kurtulmanın da aşık olmak kadar büyük coşkular verdiğini bilerek hayata…

Doğmama çok var daha, dokuz ay on günün, on günü geçmedi bile hala. ama hızlı gelişiyor rahmimdeki ben. hızla oluşuyor yaralarından kurtulmuş ve atmaya hevesli bir kalp orada. tekmelerim güçlü olacak seziyorum bunu. ve yine ben olan bebeğime masallar anlatarak karşılıyorum bu anaç "duygu"yu.


20.03.'09

16 Ocak 2010 Cumartesi

monologlar-1

- neden böyledir?
- 'neden?'i yok! böyle olması gerekir...
- deliriyor muyum?
- HAYIR! delirmek başka bir şey olsa gerek, delirme ihtimalini düşünecek kadar aklı başındasın!
- oysa...
- oysa NE?! oysası mı var bunun? hala oysa ha!
- ah! canımı senin kadar kimse yakmıyor biliyorsun değil mi? başkalarına neden aramıyorum da "neden" asıl buna diyorum!
- yakmak zorundayım. başkaları yakmasın diye ben yakmak zorundayım canını! HİÇ bilmez misin; en çok en yakınındaki yakar canını; seni kendi gibi gören alır hayatın acısını...
- SEN BENİ KENDİ GİBİ GÖREN DEĞİLSİN! SAÇMALAMA SEN BENSİN!
- iyi ya benden daha başka kim görebilir ki seni 'kendi gibi' 'KENDİN GİBİ!' ???
- hah! "kendim gibi" mi! ben kimim sen biliyor musun beni? sen biliyor musun kendini?
- aynaya her baktığında başkasını görmen benim suçum mu oldu şimdi? belki sen başkalaşmalarınla SENSİNDİR! herkes başkası olamaz ya her seferinde...
- ne yani, başka başka olduğum her saniye bile ben olduğumun kanıtı mı diyorsun? peki benim kim olduğumu açıklayabildiğin gibi kendini de açıklayabiliyor musun?..
- BU NE SAÇMALIK! BEN SENİM, BEN BENİM!
- evet her saniye değişen bir benin içindeki her saniye değişen bir S(B)EN!.. Beni delirtiyorsun! Bu sayıklamalarından kurtulamıyorum. Her soruya verecek bir cevabın olmak zorunda mı! Ah, doğru ya bu bir otokontrol mekanizması, artık 'oto'luktan çıkmış bir otokontrol! Peki sen bensen, kontrol dışına çıkmışklığın ne? SUS VE BU KEZ OLSUN BANA CEVAP VERME! (yalvarırım sus...)
- ...
...
...
...
- ÖYLE MİYDİ SAHİDEN?
- ...
- SANA SORUYORUM ÖYLE MİYDİ?
- ...
- NEDEN SUSUYORSUN! BİR ŞEYLER SÖYLESENE! SUSMA ÖYLE!
- ...
- NERDESİN?
EY BEN NERDESİN?
HEY SEN NERDESİN?
SEN DE Mİ DUYMUYORSUN ARTIK BENİ!(...) sen de mi görmüyorsun halimi?(...)
artık kendime bile duyuramıyorum kendimi! artık kendimde bile YOKum. HİÇLİK hali...
(...)
LÜTFEN BİR ŞEY SÖYLE! YOK OLMAK İSTEMİYORUM BU KOCA BOŞLUK İÇİNDE!
(...)
NEFES ALAMIYORUM! N'OLUR BİR ŞEY SÖYLE!



30 Kasım 2009