16 Ocak 2010 Cumartesi

kravatlar ve yüksek topuklar

*** FB'da daha önce yazdığım bir hikayedir. Büyük harfle başlamak gibi bir kurala dikkat etmeden yazdığım için göz yorabilir.***

tanımadığım onca insanın arasında, tanıdık bir kaç yüz hatrına o kasvetli yerde bulunmanın çilesini yaşıyorum. tanıdığım yüzleri ise ne kadar tanıyorum?
kokteyl partileri ile maskeli balolar arasında fark yok; ikisinde de maskeli kişiler ne de olsa.
bildik maskelere hafif bir baş reveransı, samimi izlenimi verdiği kadar -belki daha da fazla- mesafe anlamı taşıyan, buruk ve zarif, biraz da naif bir gülümseme... ikili sohbetlerden sıyrılan bir kaç kelime arasında yürüyüp gidiyorum. ne işim var burda?..
saat 20.00.
saat 20.01.
saat 20.... şirket sahibinin konuşmasıyla onurlandıracağı yanımdaki(!) adama bakınıyorum. oralarda bir yerde bir kaç kişinin poh pohları ile yüzündeki tebessümü, kahkahaya çevirmemek için çenesini kasıyor olmalı. buldum! kravatları boğazlarını olduğu kadar hayatlarını da sıkan bir kaç adamın yanında işte. hayatları kıravatlarını sıkan, kravatları hayatlarını sıkan bir kaç adam... yanına gitmeli miyim? ah, hayır! burda olmaktan bile bu denli rahatsızken, bir de buranın tam içinde olmak... garson elinde içki dolu bardakları taşıyan tepsi ile geçiyor. ve evet cesaret edip bir bardak şaraba uzandım.
burda ne işim var?..
20....
tam arkamda bir kaç tane kadın... kokteylin temasıyla ilgili laflıyorlar. aslında temadan ziyade kıyafetleri hakkında konuştuklarını düşünüyorum. sanki eleştirdikleri ya da övdükleri kendileri. bu kadınlardan olmadığım için ne kadar şanslıyım. beni aralarına almak için adım atmadıklarına da; gizli bir minnet!
yanıma geldi. şarap dolu kadehe bakarak, beni ne kadar yalnız hissettirdiğini anlamaya çalışıyor. hiç içmedim daha; yalnız kaldığımı anlayabilecek mi acaba? ne saçmalıyorum... tabi ki farkında değil ve olmayacak. yine kravatlı adamlar gelip aldılar.
içmekten öte, kokusunu ve elimde tutmayı seviyorum şarabı. burda bir işim olduğu hissini veriyor bana. burda şarap kadehi tutarak, vakur bir eda ile durmak, benim işim. oysa ben burdan çoktan çekip gitmişim.
alkışlar içinde ortaya yürüyen o kravatlı adamın arkasında duran "yüksek topuklu kadın" ben değilmişim.
teşekkürlerini ilettikten sonra -şükranla teşekkür arasındaki farkı bilmeksizin jestleri ile şükran sunarken, konuşması ile teşekkür eden kravatlı adam!- yanıma gelip yanağıma bir öpücük kondurarak belimden tutuyor. işte, diyor adeta. işte sahibi olduğum kadın bu. az önce iş başarıma tanık oldunuz, şimdi de erkeklik başarıma! parmaklarının gevşek temasla bel boşluğumda durması beni nefessiz bırakıyor. kravatı bu kez benim boynumu sıkıyor. yüzümde o tebessüm halinin durması için savaşıyorum. dönmeye mi başlıyor dünya?.. dilim boğazımı tıkayacak gibi. gülümsüyor olmalıyım, gülümsemeliyim... nefes almaya çalış! beynime emir komutları gönderiyorum... nafile. dilimin yerinde durduğunu bildiğim halde boğazımı tıkadığını hissediyorum. nefes alamıyorum. kravat! kravatını çıkar! kravatını boynumdan çıkar! sesim çıkmıyor... çenem kasılıyor. beni tutuyor değil mi? eli, boynumu sıkan kravatı özenle düğümleyen eli, hala belimde mi? yanımda mı? nefes alamıyorum! kadehten çıkan sesleri duydum. ve insanlar bedenimden çıkan sesi duyacaklar!
saat ......
1
2
3
4...
başımda duruyor. az önce etrafına sahip olduğunu ilan ettiği o kadın yerde yatarken,aslında sahip olmadığını anlatmak istediğine eminim şimdi. elimi tutuyor. bu kez belimde durduğu gibi değil parmakları. gevşekliği aynı olsa da kayıtsızlığı farklı. kravatın düğümü çözülmüş; boynumdan sarkıyor. iyiyim, diyerek ayağa kalkıyorum, kayıtsız parmaklarından destek alarak. bakışlarında ne oldu sorusu var. yine ne oldu! oysa cevabını ikimiz de biliyoruz... kravatlar! o gülümsemeyi yine çağırıyorum beynimin bir köşesinden. emirlerime nihayet itaat eden beynim! az önceki kadınlara kokteyl temasından (kendilerinden) başka konuşacak bir konu vermiş olmak garip bir sevinç yaratıyor bende. kravatlı beyefendilerle ortak konuşabilecekleri bir konu hem de! ve biliyoruz ki bu tür davetlerde herkesi her şeyden çok mutlu edecek bir şey varsa, o da "kurban" edilecek birinin olmasıdır. kurbanın dedikoduları özenle 3 e bölünür. ilk kısmı kendisine, ikinci kısmı yakın akraba,eş dost vesaireye, üçüncü kısmı fakir fukaraya. kendi payıma düşen kısmı, memnuniyetle çöpe atıyorum. ikinci kısım yanımdaki(!) adama kaldığı için bir kez daha "kurban" edildiğimi düşünüyorum; ne de olsa yüksek topukların üstünde heybetli görünen ama zayıf kadın, düştü! topukların üstünden düştü, adamın gözünden düştü! üçüncü kısım ise, sevindiğim nokta; kravatlılar tarafından fakir fukara olarak belirlenecek kesimin, yani kadınların payına düşüyor! ah, en azından ortak bir sohbette iki taraf da kasılmadan, aradaki sosyal farklar olmaksızın "tüketim"e vesile oldum. çoklu sohbetlerin arasından sıyrılan bir kaç sözle geçip gidiyorum yanlarından. bu kez tebessümüme eklenmiş mağrur bir bakış eşlik ediyor reveranslarıma. her reveransımda üçüncü kısımı pay ediyorum insanlara.
parçalarımı dağıttıktan sonra, öz halimle yanımdaki adamın arabasına binip uzaklaşıyoruz.
pijamalarım! yüksek topuklar ve kravatlar içindeki bir geceden sonra yatağıma düşüyorum tek başıma. yanımda olmayan adam, çok sevdiği süslü ve rahatsız iç çamaşırlarımla ayrılıyor, ertesi gün yeniden topuklu ayakkabılar üstünde yürümeye çalışırken onlara ihtiyacım olacağını bilerek(!).
saat 06.29.
oysa 'ertesi gün' hiç olmuyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder